Bizim hayatımız bir arabaya benzer özelliklere sahipti. Her dişlisi ayrı bir hayale, her hareketi yeni bir yola açılırdı. İleriye dönük hayallerimiz vardı; ufka bakan, uzakları düşleyen hayaller… Aramızda yalnızca küçük bir fark vardı: Onun hayatında R vardı, bizimkinde ise hiç olmadı. Çünkü biz geri dönmeyi öğrenmedik. Geriye bakmanın insanın omuzlarına yalnızca pişmanlık yüklediğini bilirdik. Bu yüzden geçmişi ardımızda bırakır, “Geçmiş geçmişte kaldı.” diyerek yolumuza devam ederdik. Eğer bir gün dönmek gerekirse, geri geri gitmeyi seçmezdik. İleriden döner, geride bıraktığımız yere yeniden gelir ve oradan sıfırdan başlardık. Bir arabanın sağ ve sol aynaları gibi biz de sağımızda ve solumuzda duran insanlara bakardık. Kimin bizimle aynı yolu paylaşacağını, kimin bir kavşakta ayrılıp gideceğini sessizce anlardık. Yanımıza her zaman iyi insanları almak isterdik. Çünkü yol uzun, gece derin, ve insan bazen en çok yol arkadaşına ihtiyaç duyar. Kötü bir yol arkadaşı en güçlü motoru bile yolda bırakabilir. Hayatın yolları ise hiçbir zaman dümdüz değildi. Bazen keskin virajlar çıktı karşımıza, bazen bitmek bilmeyen yokuşlar… Bazen de öyle bir sis çöktü ki önümüzdeki yolu görmek bile imkânsızlaştı. Ama biz direksiyonu sıkıca tuttuk. Ayağımız gazdan hiç çekilmedi. Çünkü biliyorduk ki insanı yolda bırakan şey yokuşlar değil, vazgeçmektir. Yakıtımız umut, motorumuz inançtı. Rüzgâr yüzümüze vururken yolun sonsuzluğuna doğru ilerlemeye devam ettik. Kimi zaman yavaşladık, kimi zaman hızlandık; ama hiçbir zaman geri vitese takmadık hayatı. Çünkü biz geriye dönüp eski yollarda kaybolmayı değil, ileriye gidip yeni ufuklar bulmayı seçtik. Ve günün sonunda şunu öğrendik: Yol ne kadar uzun olursa olsun insanı ayakta tutan şey vardığı yer değil, yürümeye devam etme cesaretidir. Bu yüzden bizim hikâyemizde geri vites hiçbir zaman olmadı. Biz hep ileri gittik.